23 Aralık 2013 Pazartesi

Neil Simon'dan 'Pulitzer Ödüllü' Bir Başyapıt Adayı: "Müziksiz Evin Konukları" (Tiyatrokare)




MÜZİKSİZ EVİN KONUKLARI

Tanıtım kısmına geçmeden önce yazar hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Bu oyunla birlikte “Neil Simon üçlemesi”ni tamamlamış bulunuyorum. Yanlış anlaşılmasın, “Müziksiz Evin Konukları” Neil Simon’ın diğer oyunlarının devamı değil. Üçleme dememin sebebi tamamen benimle alakalı. Önce “Aşka 103 Adım” (Yine Tiyatrokare’de, geçtiğimiz sezon başladı, devam etmekte) sonra Ankara Devlet Tiyatrosu’nda bu sezon izlediğim “Aklımdaki Kadınlar” ve şimdi Müziksiz Evin Konukları. Üç oyunu birden toplu olarak değerlendirmemin sebebi, ortak bir yönün varlığı. Önce yazardan bahsedişimin nedeni de bu. İlk iki oyunda farketmemiştim ama üçüncü de görünce “tesadüf” olamayacağına inandım.

“Aşka 103 Adım”da (Orijinal adıyla “Parkta Çıplak Ayak”) başrolde ki erkek karakter, obsesif kompulsif yani titizlik hastası. “Aklımdaki Kadınlar”da, yine başrolde ki erkek karakter nevrotik yani kişilik bölünmesi yaşayan biri. “Müziksiz Evin Konukları”nda ise, 35 yaşında olmasına rağmen çocuk zekası taşıyan bir “kadın” karakter karşımızda duruyor. Yazarın neden böyle bir tutum içerisinde olduğunu bilmiyorum ama ben, Neil Simon’ı çok sevdim. Her oyununda aynı lezzeti aldım. Komedi ile dramı aynı potada başarıyla eritebilen bir yazar olduğunu düşünüyorum. Umarım başka oyunlarını da seyretme fırsatı bulurum. Şimdi Tiyatrokare’nin yorumuna bir bakalım…

Tiyatrokare, 22 yıl önce açılış oyunu olarak seçtiği Müziksiz Evin Konukları’nı, bu yıl kaybettiğimiz Macide Tanır’ın anısına sahneliyor. Macide Hanım bu oyun ile 50. Sanat yılını kutlamış. Tesadüfe bakın ki, 22 yıl sonra Macide Hanım’ın üstlendiği rolü oynayan değerli sanatçı Serpil Tamur’da 50. Sanat yılını kutluyor. Ne bereketli oyun. Oyun demişken, 1990’da yazılmış ve ertesi yıl “Pulitzer Ödülü” almış. Hal böyle olunca, oynayan sanatçıları da görünce, beklentimi yüksek tuttum. İyi ki de tutmuşum, sezon başından beri aradığım iyi oyuna, seneyi bitirmeden kavuştum. Çok şükür… 
  
Oyunda, konudan ziyade, konunun işleniş biçiminin ve barındırdığı mesajların daha etkili olduğuna şüphe yok. Fakat adettendir, konudan da biraz bahsedeyim. 2. Dünya Savaşı’nın hüküm sürdüğü yıllarda, babalarının, ekonomik olarak çöküşü nedeniyle, bir babaanne ve çocuk ruhlu bir hala ile yaşamak zorunda kalan iki gencin, hem acıklı hem komik hem de sıcacık yaşam öyküsü anlatılıyor. Bu yazımda karakterler üzerinden gidip, analiz yapmayı daha uygun buldum. Önce “Babaanne”den başlayalım. Bu karakter bende çeşitli sebeplerden ötürü “diktatör” izlenimi yarattı. Hatta günümüz Türkiye’si ile fazlasıyla bağdaşlaştırdım. Berlin’de acılar çekmiş, sevgiden yoksun büyümüş, hayatta kalmak için dirayetin önemli olduğuna inanan, çelik gibi sinirlere sahip karakteri, çevresindekiler: “Babaanne’den bütün memleket korkuyor” diyerek anlamlandırıyor. Farkındaysanız hep “karakter” diyorum. Çünkü adı yok! Aslında bu ayrıntı her şeyi fazlasıyla açıklıyor. Adın ne önemi var ki…

“Sevgi” ve “aile” oyuna şeklini veren en önemli iki kavram. Sevgisiz bir birey, etrafındakilere de sevgisizliği aşılar. Onlar da başkalarına. Özelden genele gitmek gerekirse, bireyden yola çıkarak topluma ulaşır ve bunun neticesinde “hastalıklı toplum” ortaya çıkar. (Bunu ben değil Neil Simon söylüyor, en azından ben bu şekilde anladım) “Kaos”un oluştuğu sahne bunun en güzel örneği. Sevgi yoksa, birlik-beraberlik de yok. Sevgi yoksa, anlayış-hoşgörü de yok. Sevgi yoksa huzur ve barış da yok. Kısacası sevgi yoksa hiçbir şey yok… Hele ki bunu savaş döneminin içerisine yedirerek anlatan bir yapı olunca, oyun daha da anlam kazanıyor.

“Kuşak çatışması”, oyunun bir başka boyutu. Bu fark, “değişen toplum” yapısını baz alarak sunuluyor. Bu oyundan sonra “şey” kelimesini kullanmamaya gayret göstereceğim. Ne kadar başarılı olurum, bilemem. Bu cümlemden kastettiğim, oyunun, “dilin kullanımı ve önemi” hakkında ders verici nitelikte olması. Taa o zamanlarda bile böyle ise, şimdiyi düşünmek bile istemiyorum. “Yozlaşma”nın kendine yer bulduğu eserde, “hırsızlık” da bir ölçüt olarak ön plana çıkıyor. Bu ölçüt, “Karınlarını doyurmak zorundalar” repliğiyle kendisine bir dayanak noktası arıyor. İşte savaşın getirileri. (?) Götürüleri desek daha doğru olur… Bu kadar karamsar bir havanın hüküm sürdüğü oyunda öyle bir ruh var ki, her şeye iyimser baktırıyor: “Müzik.” Oyunda da söylendiği gibi: “İşte buna müzik derler.”

Hayal ile gerçek arasındaki ayrım, gerçeği görenle, hayali kuran kişilerin zıtlıklarından doğuyor. Burada durup, “Bella” (hala) karakterine biraz daha yakından bakalım. Yazımın başında da bahsettiğim gibi, 35 yaşında ve bir çocuğun zekasına sahip. Aynı zamanda kadınsal dürtüleri de başrolde. Bella’nın karakteri en baştan itibaren göze çarpsa da, içinde yaşadığı derin duygular, oyunun sonunda netleşiyor. Annesi ile olan tartışmasında, annesi, dünyanın kirliliğinden ve kötülüğünden dolayı, Bella’nın her zaman “çocuk” kalmasını istiyor. Fakat Bella bu durumdan son derece rahatsız. Rahatsızlığını dile getirirken, annesini de dize getiriyor. Yani çocuk, “baş”a ders veriyor. Bu ülkenin umudu da çocuklar/gençler değil mi?

REJİ

Sezon başından beri izlediğim hemen hemen her oyunda “Gezi”ye bir gönderme vardı. Ama fazla abartılı ve süslü püslüydü. Oyunun özüne müdahale edilmiş ve güncellemeler /göndermeler, diyalogların arasına zekice yerleştirilmemişti. Müziksiz Evin Konukları, tam da istediğim gibi bir yapıda kugulanmış. Gezi Parkı olayları sanki metnin içerisinde. Tabii sonradan eklendiğinin farkına varıyorsunuz fakat göze batmıyor. Milim milim hesaplandığı çok belli. Öncelikle bu hassasiyet için teşekkür ederim. İzlerken düşüncelerime engel olamadığım bir başka konu, Nedim Saban’ın rejisinin bir “uyarlama” (sanki) olduğu. Karakterler, türk aile yapısına çok benziyor. Koltukların üzerinde duran danteller de cabası. Yazarı bilmesem, oyunu türk bir yazarın yazdığını sanırım. Güncellemeler de olduğu gibi, bu kısımda da hava bozulmamış. Aksine daha sıcak ve samimi olmuş. “Sen banka müdürü müsün ki 2 saat paydos yapıyorsun?” cümlesi de son yaşanan olayları getirdi aklıma.

Bu paragraf biraz daha farklı. Bu sefer olan ile olmalıydı (bana göre) arasındaki ayrımları vurgulayacağım. Bunun için pervaneden başlayalım. Oyun, mevsim olarak yazın geçtiği için sürekli pervane dönüyor. Dönüş hızı ise sabit. Ben olsam doruk sahnelerde daha hızlı döndürür, temponun düştüğü, sakin sahnelerde daha yavaşa indirgerdim. Bir süre sonra pervane tamamen duruyor. Çünkü evde soğuk hava (tartışma) esiyor. Haliyle pervaneye gerek kalmıyor. Bu kısmı çok beğendim. (Detay olduğu için) Yine bir detay aklıma takıldı. Babaanne çok titiz ama evde herkes ayakkabı ile dolaşıyor. Terlik olsa daha iyi olurdu. Hem yukarıda bahsettiğim türk aile yapısına da uyum sağlardı. (Eğer amaç oysa) Hani bahsetmiştim ya hayal ile gerçek arasındaki farktan, işte arka planda duran rengarenk şeker kavanozları bunu betimleme de çok başarılı. Tabii bu dekoristin payı fakat fonun önünde siyah bir tül olup, sadece hayal ya da özlem sahnelerinde gözüktüğü için, o renkli dünyayı anlatma da başarıya ulaşmış.

DEKOR – KOSTÜM – IŞIK – MÜZİK

Dekor, Barış Dinçel imzalı. Eşyaların eskiliği, klasik oluşu, kısacası Babaanne’nin zevkine göre döşenmesi, evin hakiminin o olduğu yönünde ipuçları vermiş. Film afişleri, artistlerin fotoğrafları, olayın hangi dönemde geçtiğini bildirirken, yerden başlayıp, tavana kadar uzanan büyük büfenin bir kanadının açık oluşu, “pandoranın kutusu”nu görmemizi sağlamış. Reji bölümünde bahsettiğim renki şeker kavanozlarının olduğu bölüm, iyiliği, hayali, güzelliği ve de en önemlisi oyunun çocuk ruhunu betimlemiş.

Babanın takım elbisesi kahverengi. İki çocuktan, büyük olanın ki de kahverengi. Küçük olanın ki ise yeşil. Burada renkler baz alınarak, yaş ilerledikçe, babaya benzeme motifi göze çarpmış. Bu da bir detay. Bella’nın kostüm renkliliği, çocuk zekasına uyarken, Babaannenin koyu renk giyinişi, karakterize özelliklerini dışa vurgulamış. Serpil Tezcan’a teşekkürler…

Mustafa Türkoğlu, ışığı klasik bir biçimde dizayn etmiş. Dramatik sahnelerde karartmış, diğer sahnelerde normal bir aydınlatmaya gerek duymuş. Gece sahnelerinde ise kaynağı, dekordan (abajur) getirmiş. Hatta abajur söndüğünde daha da karartmış. Ton ton ayarlamış. (Bu da bir detay) Saatin tiktaklarında, o karanlık sahneye, zamanın geçtiğini vurgulayan bir ışık yakışırdı. Müzik ise oyunun adına cuk oturmuş. Son sahne hariç, sadece dekor değişiminde kullanılmış. Ve olayların gidişatına göre ritmini farklılaştırmış. Genel olarak, bende değişiklik ve bekleyiş hislerini uyandırdı. Dram yönü daha ağırdı.   
  
OYUNCULUKLAR

Abdül Süsler, ses tonundaki duygu değişimleri ve vakurluğuyla rolünün hakkını verdi. Abdullah Semercioğlu, daha rahat ve umursamaz halleriyle, ruh halini başarıyla canlandırdı. Emrah Düzkaya ve Selim Tezin çok çok başarılı. Bir ara Selim Bey gerçekten 14 yaşında sandım. Beden dilini ve sesini kullanımı dörtdörtlük. Gözlem yaptığı belli. Asuman Çakır, az rolüne rağmen öz oyunculuğunu verdi. Oyunun komedi yönünün ağırlığına dikkat çekti. Özge Özder, beklentimin çok üstünde bir performans sergiledi. Röportajını okudum, neler yapmış neler. İşte oyuncu! dedirtiyor insana. Büyüsünü fazla bozmak istemediğimden burada kesiyorum. Ve Serpil Tamur. Söze gerek yok. 50. Yıl…

Emeği geçen herkesi kutlar, alkışlarının bol olmasını dilerim. Çok keyif aldım. Sizlerinde alması dileğimle…

İlk kez bir oyunun eleştirisini, izledikten bir gün sonra yapıyorum. Bu hazzı bana aldıran herkese çok teşekkürler. Yazarken de çok keyif aldım. Umarım sizler de okurken alırsınız…



Macide Tanır'ın anısına saygıyla...


Not: Oyun 2 saat 40 dakika / 2 perdedir.

Ayrıntılı bilgi için: www.tiyatrokare.com.tr


OYUNA DAİR FOTOĞRAFLAR






NEİL SİMON
(1927 -     )


EGE KÜÇÜKKİPER

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder